14 Ocak 2010 Perşembe

"Yahşi Batı ve Starbuks!"

Facebook'ta dolanırken bir yazı buldum. Paylaşmak istedim. Mühim bir konu gibime geldi. Değişen kültürümüze dair... Aman ince mesajı kaçırmadan... İnceden inceden okuyalım...


Belki tuhaf ama, ben şimdiye kadar starbucks'a gitmedim. Nasip olmadı belkide. Bu ise daha da tuhaf, en son lise yıllarımda arkadaşlarla birlikte gitmiştim sinemaya. Anti sosyal biri miyim? Bugün ise bu tabuları yıktım. Ben, işe giden, uyku uyuyan, kitap okuyan, annesini kızdıran biriyim... Bugün gelen telefonla arkadaşlarım çağırdı ve starbucks'la tanışmış oldum. Coffe latte, machiato, espresso vb... çeşit çeşit kahve... İnanır mısınız ben bugüne kadar espresso içmedim. Bu fakir milletin ensesinde kurulan starbucks'da kahve içmek duygularımı bir tuhaf etti. Fiyatlar bana dokunmadı ama biliyorum ki titrek titrek dokunuşlarla rahatsız eden fiyatlar... Krema, şurup, süt, çok az miktar kahve ile yapılan karışımların fiyatı neredeyse 10tl. Starbucks'a gidip de insanları gözlemlemeden yapamadım.

Büyük adamlıklarımız nerede kaldı! Hafif hazin bir hava bürüdü düşüncelerimi. Bizim yeni tipolojilerimiz var. Entel, moda vari bir akımla sahneye çıkan kişiliklerimiz. Acayip giyimler ile, klişeleşmiş imajlar ile doldurulmuş roller. Moda dediğimizde, gelip geçici yenilik, bir şeye karşı aşırı düşkünlük olarak biliyorum. Kişiliklerinden yoksun insanların, moda kişiliklere bürünüp yaşadığı sosyal yaşantıların olduğu yer gibi geldi bana starbucks coffee... Şipariş vermek için tezgaha yanaştığımda bir sade nescafe istedim. O sırada yanımda sipariş vermek için bekleyen, son yıllarda üremelerindeki artış yüzünden toplumun sosyal düzeninin bozulmasında etkili olan sera malı bir genç kız vardı. ''Burası starbucks coffee, nescafe olmaz, yanlış geldin,'' diyerek kibirle gülümsedi. (o üretimden genç bir erkekde olabilir ve aynı tepkiyi verirdi) Modanın akımında cin gibi bildikleriyle kendini yüksek devasa binalarda büyüten bu kız şuan yaşamın en eğlenceli kategorisinde yaşayarak gününü gün ediyor! Starbucks'da oturduğum sürece onu ve yanındaki ruhları lekelenmiş tipleri izledim. Benlikleri olmayan, özenti, yan sanayi davranışlara sahip halleri vardı. Hani derler ya ''Her şeyden önce kendini tanı'' hiç kimseydi o gençler benim gözümde!...

En son lise yıllarımda gittiğimi hatırlıyorum sinemaya... Çok iyi hatırlıyorum ''TITANIC'' filmine gittiğimizi. Uzun yıllar aradan sonra bugün ''YAHŞİ BATI'' ile sinema sezonunu açtım. Anti sosyal bir insanım galiba! Cem Yılmaz'ın filmi akıllıca ve çok ince düşündürücü esprilerle dolu. Kapital düzenin köhneleştirdiği toplumun yaşamında en zor anlaşılacak bir insan Cem Yılmaz. Bunun kanaatine film esnasında vardım. Anlaşılan esprilere ve küfürlerin olduğu sahneler sırasında salonda kahkahalar yükseldi... Arka sıralarda bir insanın kahkahaları filmin ses desibelinin üstündeydi... Lakin, o ince düşündürücü insan zekasını zorlayan esprilerin olduğu sahnelerde salon sessizliğini koruyordu...

''YAHŞİ BATI'' senaryosu boyunca Türk kahvesi fincanlarımız, macunlarımız, limonatalarımız, şerbetlerimiz, Osmanlı geleneklerimiz ile dolu... Geçmişini unutan, bilmeyen geleceğine yön veremez derler... Film geçmişimizi, kültürümüzü geleneklerimiz hatırlamamamız açısından çok güzel ve düşündürücü... İzlemenizi tavsiye ederim...

Kahve ile Nescafe

''Atasözlerinden deyimlere, manilerden ninnilere, türkülerden gazellere varasıya dek sözlü gelenekte zengin bir kahve kültürümüzün bulunduğu bilinir. Oysa şimdilerde kimsenin kahveye itibar ve iltifat ettiği yok. Büyük babalar kuşağından itibaren hemen her yaşta artık nescafe (nes-kahve) ünsiyet peyda etmiş durumda. Ne acı kahvenin kırk yıl hatırı, ne de o zarif fincan zarfları artık kalmadı. Beykoz-kâri fincanlar ile çini cezveler artık yabancı ülkelerdeki müzayedelerde görülebiliyor. Gençlere sorsanız 'Yaşasın nescafe!' Yabancılar aynı tercihi Türk kahvesinden yana kullanıyorlar. Hatta anlatırlar.
Türist taşıyan bir tur otobüsü, tarihi bir mekanda asırdide çınarların gölgesinde mola verir. Muavin restoran görevlisine 35 turist ile kendisi ve şoförü kastederek seslenir:
- 35 Türk kahvesi, iki nescafe!''


Koray Demirkılıç

9 Ocak 2010 Cumartesi

Türkiye'nin Yeni Hali!

Gazetelere bakayım dedim. Her zaman olduğu gibi Yeniçağ Gazetesine göz atıyordum, manşetde bir haber vardı ki, içim acayip oldu. "Ne oluyor?" dedim kendime... Aklıma direkt Osmanlı'nın son zamanları geldi. Saray'da herşey güllük gülistanlık giderken, dışarda millet yoksulluktan yanarken... Ve millet, Vatan için cepheden cepheye koşarken, birtakım çıkarlar için Vatan'ını satmaya hazır saray... Millet bu topraklarda hürriyete kavuşmak için çırpınırken, İngiliz, Amerikan mandasına hazır bir saray...

Atatürk... Kongrelerle, toplantılarla durumu anlatmaya çalışan, ömrünü Türklüğü ve Türlçülüğe adamış, milleti ve ülkesi için ölümden kaçmayan bir lider! Vatan için cepheden cepheye koşanların yanında, yoksul halka, onun hürriyetini satarak yol gösteren padişahların karşısında olmuştu... Atatürk... Fatih kadar akıllı, Kanunî kadar savaşçı, Genç Osman kadar yürekliydi!
...
Bugün... Meydanda üç kuruş için bir aya yakındır grevde olan, yağmurda, çamurda mücadelesinden vazgeçmeyen millet. Diğer yanda RTE'nin etrafında pervane olan, onu alkışlarıyla şımartan AKP kadın kolları! "Ne yazık!" diyebiliyorum. Üç kuruşun mücadelesini verenlerin içinden 10'u kadın 42'si gözaltına alındı. Diğer yanda yandaşlar lokmanın büyük olanını eze eze götürüyor.

"Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler."

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yıl

Yıl 2009... Yeni bir heyecan! Yeni bir yol, bir yıl, bir nefes, bir sayfa... Tertemiz bir yıl... Bu tür cümlelerle girildi bu yıla. Ne heyecanlar uyandı kim bilir içimizde?.. "Bundan sonra böyle olacak!", "Şunu yapmayacağıM!", "Yeni bir sayfa açacağım hayata." gibi sözlerle başladık.
...

Bir aşk taşıyordum yüreğimde... Mutluluktan uçuyordum sanki. Hiç bitmeyecekmiş gibi bu mutluluk, o sırada hiçbir soru işareti yoktu kafamda. 2008'in lekelerini, atıklarını, satıklarını temizleyeceğimi düşünüyordum boyuna... Temizliyordum da zaten. "Bundan sonra..." diye başlayan ve iddialı kararların dışa vurumuyla biten cümleler uçuşuyordu havada...

Havada kaldı o sözler sonra... O günden sonra en fazla iki gün kararlaştırdığım gibi yaşadım... Sonra yavaş yavaş başa sardı herşey... En iradesiz günler kovaladılar birbirlerini. Deli oluyordum. Biliyordum karşı koymam gerekenleri, koyamıyordum! Yanlış seçimler geldi arkasına...

"Canım dediklerim canımı yaktı" diyor ya Ahmet Şafak, yaktı canım dediklerim canımı işte... Canım diyeceklerimi iyi seçemedim... Bu değersizlere canım kadar değer verirken asıl unuttuğum canlar... Kahrediyor yüreğimi işte. Ne denir ki?..

Kardeşler, dostlar, gönül gönüle verdiklerim... Sonradan farkına vardım belki ama, bin kat fazla sardı bu dostlukların, kardeşliklerin sıcaklığı tenimi.

Şiirler yazdım bu yıl... Hüzün, efkâr bastı... Kederleri yalancı mutluluklar bastırdı kimi zaman. Sonra su yüzünü bulunca bu kederler, mutluluklar uzak olmaya başladı kentime... Uğramaz oldu hani...

Yeni girişimlerim oldu... Bir çok şey denedim... Başaramadım, başarcağım dedim, yılmadım... Yılmayacağım da...

Onlarca leke... Yürek yangınları...

Geçti gitti işte bir yıl daha... Neler öğrendim, ne kadarlık yaşadım, kendimi buldum büyük ölçüde... Son zamanlarda özüme döndüm...
...

Yıl 2010 oldu... 2009'u geride bıraktık!
"Bundan sonra..."
Kim bilir, neler olur?!..

13 Aralık 2009 Pazar

Çarkeyledim!

Oysa aşk ne büyük bir makamdı gözümde. Yürekler ortaya konulurdu. Öyle sanardım. Küçükken korkardım sanki. Öyle hatırlıyorum. Sonra dedim ki "Neyinden korkacam ki aşkın?" Sevdim. Olmadı... Aşk demek böyleymiş dedim. Sevince de olmazmış. Sonra sevildim... Olmadı. Saçmalıklar dizboyuydu. Ne oluyor dedim bana. Durmadan hayatımda aşklar yaşanıyor. Tabi bu aşk değildi. Bir tanesi vardı ki sadece aşktı. Karşılıklıydı... Deliceydi... Olmadı be kardeşim, o bile olmadı!

Sonra seversen kaybedersin gibisinden düşünceler uyandı bende. Sevmedim öyle herkesi. Herkese "hak ettiği" değeri verdim. Yok şimdi aşk meşk. Tabi ben öyle sanıyordum. Sevgiliye duyulan aşklar yok demeye başladım. Yüreğimdeki aşk sahnesine Adanaspor çıktı. "Nasıl sevmişim" dedim kendime. "Keşke bir kez sarılabilsem Adanaspora" dedim. Düşündüm... Beşerî olsaydı bu da biterdi diye düşündüm...

Düşündükçe ve sadakat duygusu bende geliştikçe Vatan aşkı uyanır oldu. Deli gibi sevdim... Uğruna ölürüm! Yaşarsam da onun için olur...

Şimdi ne sevgililer var yüreğimde, ne çekip gidenler. Ne üç, beş kuruşa deymeyecek insanlar...

"Birgün yüreğimin en derin köşelerinde, iki aşk uyanır. Biri Adanaspor'dur. Biri Vatan'dır!" demiştim...

Gördüğüm ilk ihanetten, yanlıştan, son ihanete, yanlışa kadar... Ve sonrasında da... Ben, bunlara çarkeyledim!

3 Aralık 2009 Perşembe

Vah Memleketim Vah !

Türkçe'nin önemini anlatacak değiliz bu dakikadan sonra. Doğruyu aramıyor, bencil davranıyoruz çünkü. Tarihte kendi eliyle, kendi dilini zedeleyen başka ülke olmaz sanırım. Ve bunu resmiyete taşıyanlara ise ne derler, dilim varmıyor hani! Konunun uzmanı Oktay Sinanoğlu, "Türkçe giderse, Türkiye gider! Yabancı dilde eğitimle, Türkiye gider." diye özetliyor müthiş yapıtında durumu. Ve kendi eliyle resmi dil dışında bir dili eğitime sokanlara çok kötü bir gözle bakıyor. Ki bakmamanın imkanı da yok hani. Çünkü, elinle teslim etmek gibi geliyor. Tabi abartı gibi durabilir. Ama işin aslı öyle değil. Sistemli bir şekilde işliyor herşey. Ağır ağır...

Ve Kürtçe resmen eğitime girdi... Öğrenciler bulunacak, hocalar yetiştirilecek... Ardı arkası kesilmeyecek... Ha bire ilerleyecek durum. Ve nihai olarak 2. dil Kürtçe olunca da zaten ülke büyük ölçüde bölünme çizgisinde ilerleyecek.

Gidişat kötü... Kimse karşı çıkamıyor. Üniversite rektörleri yandaş! Medya yandaş! Yandaş olmayan borç batağında yüz(dürül)üyor. Yargı susturuluyor! Ordu çirkin saldırılarla zayıflatılmak isteniyor! Emniyet zaten yandaş kuruluşlarca soruların cevaplarla birlikte "kendilerinden olana" verilmesiyle ellerinde! Yazarlar susturuluyor! Birçoğu içerde!..

Halk ne yapsa zaten suçlu! Yandaş medya, anında "ırkçı, faşist, şoven milliyetçiler" gibi suçlamalarla halkı yıldırıyor. Susuyoruz! Susturuluyoruz! Sindiriliyoruz!

BİZ BUNLARA SESSİZ KALACAK BİR MİLLET DEĞİLDİK, VE HÂLÂ ÖYLE OLMADIĞIMIZI KANITLAMAK İÇİN,

SUSMA, SUSTURULMA, SİNME!

TİTRE VE KENDİNE DÖN!

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gün Gelir

Gün Gelir;

* Azerbaycan'ı ezmeye gücü yetenler, PKK açılımını "tarihi fırsat" olarak görür.

* Kaçırılan askerimi, 30.000 Türk vatandaşının katilinin siyasi kanadı kurtarır.

* Vatanımın kurucusunun tablosu önünde, Vatanımın nasıl parçalacağı konuşulur!


* "Analar ağlamasın" dendiğinde, Hüsamettin Cindoruk'un tabiriyle "Ağlayan kaşarlar" milletimin duygularını sömürür.

* Resimdeki teröristler, dağdan indirilenlerle sayısını katlar ve silahlanırlar.

-------------------------------------

Ve birkaç günlük konuşanlara, her daim tek bir cevap yeter ;

Kavramlar Kargaşası

Hayat zaten anlamsızlıklar bütünü gibi gelirdi. Şu gençlik çağımda, yeni yeni anlamlandırıyordum çoğu şeyi. Vatan sevgisi, millet sevgisi gibi inanılmaz aşklar uyanmaya başladı yüreğimde.

Sevgili kavramı gitgide anlamsızlaştı... Yerine daha farklı şeyler gelmeye başladı. Aileme verdiğim önem arttı mesela. Dediğim gibi Vatan deyince akan sular dururdu. Ki hâlâ öyle...

Ve son günlerde inanılmaz şeyler oluyor. Devletimin karakollarına saldırılıyor. "Bir halk" mücadelesi gibi beynimize işlenmeye çalışılan PKK faaliyetleri meyvesini vermeye başladı(!) Sonuçlarının hesabını kimler verir bilmiyorum. Geldiğimiz durumu anlatmak eminim zor. Ama bir örnek verebilirim,


Otomobilinin arkasında "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" yazan sürücünün aracı kenara alınarak sürücü hakkında soruşturma açılmış. Adını hatırlamıyorum şu an ama bir yazar 10 Kasım'da yine "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" dediği için gözaltına alınmış. Sallamıyoruz, basından haberler bunlar.

Şu günlerde teröristlerin yaptığı karakol baskınları ise normal gibi geliyor insana. Bir kişi bile gözaltına alınmıyor. Hiçbirine ceza kesilmiyor. Geçen sene yine bu zamanlarda Adana valisinin, polise taş attığı gerekçesiyle Yeşil Kart'ını elinden aldığı ailenin Yeşil Kart'ı başbakanlığın baskısıyla geri iade edilmişti.

Kim suçlu, kim hain, kim terörist, kim katil, kim haklı, kim mazlum, kim gururlu, kim onurlu? Şu günlerde karakol baskınlarına protesto için yürüyüş yapan bir topluluk düşünüyorum. Acaba bu insanlara o sempatizanların açacağı bir el ateş kimi suçlu yapar?.. Kimi haklı?..

Cevabını düşünürken kafam hayli karıştı... Ve vicdanlarda protesto eden topluluk haklı olsada, korkarım devlet halkı suçlu görür. Yazık kardeşim, ne hallere düşmüşüz...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Edebiyat ve Hüzün

Hüzün... Ne derin bir efkârlılık halidir. Neye üzüleceğini şaşar, kimselere görünmek, görüşmek istemez insan. On yıl sonranın kaygıları vurur belki dışa. Belki on yıl öncenin hasreti. Belki çocukluktan kalan bir resim göze ilişince, aniden... Çöküverir işte. Plânlar bozuluverir. Durmak ve ağlamak ve birde susmak... Şarkılar dinlemek. Çıkıp bir dağa haykırmak gelir insanın içinden. Ve ağlamak, susmayacağını sanarak. Yağmur için dua etmek. Islanmak hasretliklerle elele!.. Uçan bir kuşun, kanatları bile dokunur insanın gönlüne. Bir kaç duygusal sözle vururuz insanlığı ve kurulu düzeni yerden yere...

Ve yapamayız birçoğunu. İçimizde birşeyler kopar. Sallantıya uğrar sanki herşey. Çünkü, ne bir dağ vardır etrafta, çıkıp, haykırabileceğin. Ne seni ıslatabilecek yağmurlar yağar.

İmdadına, bir kağıt parçası yetişir insanın. İçinde kopanlar sıralanıverir yürekten döküldüğü gibi kağıda. Bir kaç dizelik bir şiirdir bu anlatması zor hüznün karşılığı. Ama ne söz... Düşündükçe yeni birşeyler çıkar. Herşeyde bir ipucu saklıdır... Ya da bir güncenin sayfalarına kaydolunur bu hüznünlülük hali. Bir hikayeye konu olur hüznü getirenler. Veya o günleri akılda canlandıran bir anı...

Bir kağıt parçası dağ oluverir, kimselerin duyamayacağı şekilde haykırabileceğin. Su olup dökülür, ıslatır uzak kaldıklarınla seni. Bir hüzne eşlik edecek bir şarkı olup çıkar. Ve bir şiirdir birkaç dizelik...

Hüzün, edebiyatın esin kaynağıdır. Hüzün olmadan edebiyat eksik kalır. Edebiyat olmasa, insanlar çıldırır. Ne bir dağ bulabilir isatediği an da. Ne yağmurda ıslanabilir istediği zaman... Ve bir el bulamayabiliriz, hüznün ortasında kaldığımızda, edebiyat olmadan.

Hüseyin Delibaş

9 Kasım 2009 Pazartesi

Senden Geriye...

Haykıramadım, sevgimi.
Şöyle doya doya söyleyemedim aşkımı.
Çimenler de kaldı iki çift söz.
Bir onlar duydular,
Bir de şu karlı, puslu dağlar...
Ne aleme duyurabildim aşkımı,
Ne sıradan birine.
Haykıramadım, sevgimi...
Duyarlarsa, mahvolurduk çünkü.
Dilden dile dolaşır, yüzümüze vururlardı,
Sanki günah işledik gibi.

Haykıramadım işte...
Bizim, ne öyle şaşalı cümlelerimiz oldu birbirimizle,
Ne "ne günlerdi" diyebileceğimiz bir hatıramız oldu,
Yaşamın, en puslu sahnelerinde.
Ne gözler bize bakmadığında kaçabildik,
Ne gözler üzerimizdeyken bakabildik birbirimize.
Göz göze gelemezdik biz.
Çünkü... Biterdik,
Gözlerimiz bakarken birbirimize,
Gülümsediğimizde.
Bir tebessüm bile çoktu bizim için.
Ve hatta bir mesaj bile...
Çünkü, herkes bizi süzüyordu göz ucunda.

Hayır! Dile gelemezdi onca sevgi sözcükleri.
Kaçırırdık çünkü birbirimizden gözlerimizi.
Duymak isterdik, deli gibi,
Ama kaldıramazdık bu ağırlığı.
Göz göze gelmek bile yasaktı işte.

Biz hiç hissetmedik sıcaklığımızı tenimizde.
Hüzün başımıza vurduğunda, sarılamadık,
Teselli edebilecek sözler dökülmezdi dudaklardan.
Yürekten akardı,
Ama durmalıydı o akıntı dudaklara geldiğinde.

Ne bir anı kaldı geriye,
Ne kaçamak hikayeler...
Bir sıcaklıkla saramadık birbirimizi.
Sarılmak ne demek,
Bir tebessüm bile, fazlaydı bize.
Sinema maceramız olmadı bizim,
Bir yemek dahi yiyemedik.
Baş başa verip dertleşemedik.
Dedim ya, göz göze gelmek yasaktı bize.

Kargacık burgacık yazılarda şimdi sevdanın döküntüleri.
Olmadı, yapamadık.
Bir tatlı bakış bile kalamadı geriye.
Kırık dökük aşklardan,
Bir varılmaz doruklar kaldı senden şimdiye...

Ve sıkıldığım sevdalar gelmemecesine terketti benliğimi,
Bulunmaz aşkları aramaz oldu gönlüm,
Bir Bayrak, bir Vatan, bir Ana aşkının tepesindeyim,
Ve bu sevdanın,
En dönülmez yerinde...

Hüseyin Delibaş

5 Kasım 2009 Perşembe

Rüzgar

Kimseler yok,
Duvar yok, ses yok.
Bir kaya, baş ucumda,
Ve serin bir rüzgâr,
Uzaklardan esiyor.
O esintide,
Ne kokular geliyor.

Bir çocuk geliyor.
Ağlıyor bir, bir gülüyor.
Masum ve sessiz bir duruş,
Bir resimden geliyor.

Susuyor, susuyor...
Uzaklara dalıyor,
Gülmüyor pek, çok ağlıyor,
Bir sevdanın masalı,
Bir mektupdan geliyor.

Zihinler düşünüyor,
Kaygıya bürünüyor.
Ve dünyaya küsüyor,
Hayata döndüren el,
Bir anadan geliyor.

Yürüyor... Yürüyor,
Aynalar da yürüyor.
Yüzdeki çizgilere,
Ayna hayat veriyor.

Ve düşünceli, bekliyor,
Dimağı da duruyor,
Göz toprağa bakıyor,
Ve bir kutlu yıkılış,
Bir emirden geliyor!

Resimler ve mektuplar,
Aynalarla, analar,
Ve toprağa varmalar,
İliklere işleyen,
Bir rüzgârdan geliyor...

Hüseyin Delibaş